Merhabalar…
Bir zamanlar sınıfın duvarındaki kara tahta eski eğitimin, öğrencinin önündeki ekran ise geleceğin simgesi sayılıyordu. Akıllı tahtalar kuruldu, tabletler dağıtıldı, kitapların yerini dijital içeriklerin alacağı söylendi. Çocuğu ekrana yaklaştırdıkça eğitimin de çağa yaklaşacağına inandık.
Şimdi dünya başka bir soruyla meşgul: “Çocuğun önüne koyduğumuz ekran, gerçekten öğrenmenin kapısını mı açtı, yoksa dikkatin kaçabileceği yeni bir pencere mi yarattı?”
Telefonunu eline alan bir yetişkinin yalnızca saate bakıp cihazı masaya bırakmakta zorlandığını düşünelim. Bildirim geliyor, başka bir uygulama açılıyor, birkaç dakika diye başlayan yolculuk uzuyor. Kendi dikkatimizi yönetmekte bu kadar zorlanırken bir çocuktan parlak, hareketli ve sürekli seslenen bir ekran karşısında irade göstermesini bekliyoruz.
Dünyadaki yön değişikliğinin arkasında tam olarak bu tecrübe var. UNESCO’nun Mart 2026’da yayımladığı güncel verilere göre, okulda cep telefonu kullanımına ulusal düzeyde yasak ya da sınırlama getiren eğitim sistemi sayısı 114’e ulaştı. Bu oran 2023’te yüzde 24 iken 2026’da yüzde 58’e çıktı. Üç yıl içinde yaşanan bu büyük sıçrama, geçici bir eğitim modasından söz etmediğimizi gösteriyor. Ülkeler ekrana savaş açmaktan ziyade sınıfın dikkatini geri almaya çalışıyor. UNESCO’nun güncel izlemesi, bu değişimin dünya çapında ne kadar hızlandığını açıkça ortaya koyuyor.
Dijital eğitim konusunda uzun süre örnek gösterilen İsveç’in attığı adım özellikle dikkat çekici. Ülke, 2026–2027 öğretim yılından itibaren 7–16 yaş arasındaki öğrencilerin telefonlarının gün başlarında toplanmasını öngören uygulamaya geçti. Bunun yanında basılı ders kitaplarına yeniden ciddi kaynak ayrıldı. Fransa, Hollanda, Finlandiya ve Brezilya gibi ülkelerde de farklı kapsamlarla benzer sınırlamalar yürürlükte.
Burada kolay bir sonuca kapılmamak gerekiyor. Ekranı sınıftan bütünüyle çıkarmak çocuğu geleceğe hazırlamaz. Her masaya bir cihaz koymak da çocuğu kendiliğinden dijital çağın yetkin bireyi haline getirmez. Teknolojiye erişmekle teknolojiyi anlamak arasında önemli bir mesafe var tabi ki. Bir uygulamada hızla gezinmek, bilgi aramak, kaynağı sorgulamak, algoritmanın sunduğu içeriği eleştirmek ya da dijital bir ürün tasarlamak anlamına gelmiyor. Asıl mesele ekran süresinden önce ekranın amacı.
Bir öğrenci dijital harita üzerinde Çanakkale Cephesi’ndeki bir güzergahı inceliyorsa ekran araştırma aracına dönüşür. Bir belgeselin belirli bölümünü izleyip gördüklerini arkadaşlarıyla tartışıyorsa görsel hafızayı destekler. Bir deneyin sonucunu kaydediyor, farklı kaynakları karşılaştırıyor ya da kendi kısa filmini hazırlıyorsa teknoloji çocuğu tüketici koltuğundan kaldırıp üretici masasına oturtur. Aynı öğrenci kırk dakika boyunca önüne gelen içerikler arasında kaydırarak dolaşıyorsa ortada dijital öğrenme bulunmaz. Yalnızca dijital oyalanma vardır.
UNESCO’nun teknoloji ve eğitim raporu da teknolojinin öğrenmeye katkısının, yalnızca pedagojik bir amacı karşıladığı ölçüde anlamlı olduğunu vurguluyor. Raporda, sınıfta izin verilen telefon kullanımının öğrencilerin dikkatini dağıtabildiğine ve teknolojiye ilişkin güçlü iddiaların her zaman yeterli kanıta dayanmadığına dikkat çekiliyor. Eğitimde yenilik, cihaz sayısıyla ölçüldüğünde araç, amaç haline geliyor. UNESCO Küresel Eğitim İzleme Raporu, teknolojinin öğrencinin yararına ve açık bir eğitim hedefiyle kullanılması gerektiğini hatırlatıyor.
Ders sırasında cep telefonunun kullanılmaması yönündeki uygulama da bu küresel arayışla birlikte okunmalı. Yalnız, telefonu çantaya koydurmak işin en kolay bölümü. Çocuğun cihazdan uzak kaldığı zamanı nitelikli bir öğrenme ortamıyla dolduramazsak boşluğu yalnızca yasakla çevrelemiş oluruz.
Öğrenciye tekrar kitapla uzun süre kalmayı, kalemle düşünmeyi, bir arkadaşının yüzüne bakarak konuşmayı öğretmeliyiz. Sessiz okuma saatleri, sınıf içi tartışmalar, deneyler, sanat çalışmaları, hareket temelli etkinlikler ve açık hava gözlemleri yeniden eğitimin merkezine yerleşmeli. Telefonların toplandığı teneffüslerde çocukların birbirleriyle ne yapacağını bilememesi de üzerinde durulması gereken bir işarettir. Oyun kurmak, sohbet başlatmak, sıkılmaya dayanmak ve hayal üretmek eğitimin görünmeyen kazanımları arasında yer alır.
Okullar için uygulanabilir bir ölçü önerebilirim: Ekran açılmadan önce öğretmen kendisine üç soru sorsun. Bu araç hangi öğrenme ihtiyacını karşılıyor? Aynı kazanım kalem, kitap, deney ya da yüz yüze çalışma yoluyla daha güçlü biçimde elde edilebilir mi? Çocuk bu süreçte içerik mi tüketiyor, ürün mü ortaya koyuyor? Bu soruların açık bir karşılığı varsa teknoloji sınıfta yerini bulur. Karşılığı yoksa ekranı kapatmak, eğitimden geri adım atmak anlamına gelmez. Tam tersine, dikkati yeniden öğrenmenin üzerine çevirmek anlamına gelir.
Geleceğin okulu ne bütünüyle ekrana teslim edilmiş bir sınıf ne de teknolojiden arındırılmış romantik bir geçmiş tasarımıdır. Geleceğin okulu, kalemin hangi anda düşünceyi derinleştirdiğini, kitabın hangi anda çocuğu yavaşlattığını, ekranın hangi anda dünyayı genişlettiğini bilen okuldur.
Önümüzdeki eğitim tartışması “Ekran olsun mu?” sorusuna sıkışmamalı. Doğru soru bence şu: Ekran açıldığında çocuk gerçekten ne öğreniyor?
“Ekran çocuğu izleyici olmaktan çıkarıp araştırmaya, düşünmeye ve üretmeye yöneltiyorsa öğrenme aracıdır. Yalnızca dikkatini ve zamanını tüketiyorsa sınıfta bulunmasının bir anlamı yoktur.”
Ebru MUTLU ÖZDAMAR
Okul Öncesi Eğitimcisi