Merhaba sevgili okurlar…
Bugün çadır konusuyla geldim sizlere…
Bir zamanlar “Ben çadırda asla kalamam,” diyordum. Toprakta uyumak, ortak duş ve tuvalet kullanmak, tozla uğraşmak, bulaşık yıkamak… Tatil dediğin biraz konforlu olmalıydı. Şimdi ise yaz yaklaşırken çadır kampını evde ilk dile getiren kişi benim. Daha dönüş yolundayken bir sonraki yılın planını yapmaya başlıyorum: “Seneye şunu da alırız, çadırı şöyle düzenleriz…” Çünkü kampı sevdim. Daha doğrusu kampın yalnızca bir tatil şekli olmadığını, hem çocuk hem de yetişkin için küçük ama etkili bir hayat okulu olduğunu gördüm.
Elektriğin ve internetin olmadığı ya da çok sınırlı kullanılabildiği bir yerde ekranlar farkında bile olmadan hayatın merkezinden çekiliyor. Telefon şarjı azalınca paniklemek yerine onu daha az kullanmayı öğreniyor, çocuğun ekran süresini sürekli denetlemek zorunda kalmıyorsunuz. Çünkü ekranın karşısında çok daha güçlü seçenekler var: Deniz, kum, taşlar, balıklar, arkadaşlar ve bütün gün devam eden oyunlar…
Kampta çocukların “Şimdi ne yapacağız?” sorusu kısa sürede yerini kendi oyunlarını kurmaya bırakıyor. Bir bakıyorsunuz taşlar boyanıyor, kıyıda bulunan kabuklar inceleniyor, balık tutuluyor, deniz canlıları doğal ortamlarında gözlemleniyor… Hazır oyuncakların ve planlanmış etkinliklerin azalması, çocuğun yaratıcılığına yer açıyor. Evet, sıkılıyorlar ama kolayca da çözüyorlar… Açıkçası çocukların oyun kurabilmek için ne kadar az şeye ihtiyaç duyduğunu görmek insana iyi geliyor.
Üstelik deniz, günün yalnızca belirli bir saatinde gidilen bir yer olmaktan çıkıyor. Sabah uyanır uyanmaz, öğle sıcağı hafiflediğinde ya da akşamüstü güneş çekilirken, hatta gün batınca denize girebilmenin özgürlüğü bambaşka. “Hadi hazırlanıyoruz, denize gidiyoruz,” telaşı yok. Elbette denizin temizliği, hava koşulları, güneşten korunma ve güvenli yüzme alanları dikkate alınmalı. Ancak uygun koşullardaki doğal deniz, kimyasal dengesi sürekli korunmaya çalışılan kalabalık havuzlara kıyasla bize çok daha canlı ve zengin bir deneyim sunuyor.
Kampın çocuklara sunduğu en güzel şeylerden biri de arkadaşlıkların kendiliğinden kurulması. Bir otelde yan odada kimin kaldığını çoğu zaman bilmezsiniz. Kampta ise çocuklar birkaç dakika içinde birbirlerinin adını öğrenir, kısa sürede oyun grupları kurar. Biz yetişkinler daha “Acaba anlaşabilecekler mi?” diye düşünürken onlar çoktan oyuna başlamış olurlar. Gün boyunca farklı yaşlardan pek çok çocukla karşılaşır; anlaşmayı, sıra beklemeyi, paylaşmayı, bazen tartışıp sonra yeniden barışmayı öğrenirler.
Her yıl aynı kampa de gitmenin ayrı bir güzelliği var. Bir önceki yaz tanışan arkadaşlar yeniden buluşuyor. Çocuklar büyüyor, oyunlar değişiyor ama arkadaşlık devam ediyor. “Acaba bu sene onlar da gelecek mi?” sorusu daha tatil başlamadan evde konuşulmaya başlanıyor. Böylece kamp, yalnızca gidilen bir yer değil, her yaz yeniden kurulan küçük bir mahalleye dönüşüyor. Akşamları çocukların oyun sesleri, yetişkinlerin sohbetleri, birlikte oynanan masa ve grup oyunları kampın hafızasını oluşturuyor.
Tabii çadır hayatını yalnızca romantik bir manzara gibi anlatmak doğru olmaz. Kamp demek biraz toz, zaman zaman sert esen rüzgar, çadıra taşınan kum ve geceleri duyulan sesler demek. Bulaşık yıkamak, yemek hazırlamak, ortak buzdolabında kendine yer açmak, duş ve tuvalet sırası beklemek de bu hayatın içinde. Yani öyle her anı gün batımı, kahve ve huzur değil.
Kaldığımız işletme hijyene ne kadar dikkat ederse etsin, ortak alanların temizliği yalnızca çalışanların çabasıyla korunamıyor. Dört yıllık kamp deneyimimde, bazı insanların ortak duş ve tuvaletleri, bulaşık yıkama alanlarını hiç özenli kullanmadığını da gördüm. Ne yazık ki “Nasıl olsa biri temizler,” düşüncesi burada da karşımıza çıkıyor. İşte tam burada çok temel bir cümle önem kazanıyor: Biz neysek çocuğumuz da odur. Kullandığımız alanı toplamak, kişisel bakımımızı konforlu bir banyo bulunmadığında da ihmal etmemek ve bir sonraki kişiyi düşünmek yalnızca kamp kuralı değil, toplumsal yaşam becerisidir. Kısacası çocuğa uzun uzun nasihat vermek yerine ona nasıl davranması gerektiğini yaşayarak göstermek gerekiyor.
Oğluma Mustafa Kemal Atatürk’ün temizlik konusundaki titizliğini anlatıyorum. Falih Rıfkı Atay’ın aktardığına göre Mustafa Kemal Atatürk, savaş ve siper hayatında bile kişisel düzenini korumaya çalışmış, gittiği yerlerde banyonun nerede olduğunu sorarak temizliğin bir lüks değil, günlük yaşamın temel ihtiyacı olduğunu göstermiştir. Çanakkale Cephesi’ne ilişkin araştırmalar da su kıtlığına ve ağır koşullara rağmen askerlerin beden, giysi ve çevre temizliği için imkanlar oluşturulmaya çalışıldığını ortaya koyuyor. Bu örnek üzerinden çocuğuma şunu anlatmam kolaylaşıyor: Kişisel bakım yalnızca rahat şartların değil, zor şartların da sorumluluğudur. Yani “Burada imkanlar böyle, yapacak bir şey yok,” demek yerine elimizdeki şartlarla yapabileceğimizin en iyisini yapmak gerekir.
Kamp hayatı, evde çoğu zaman yetişkinlerin üstlendiği işleri de görünür hale getiriyor. Birisi yemek hazırlarken diğeri masayı kuruyor, çocuk da yaşına uygun bir görev üstleniyor. “Ben ne yapabilirim?” diye sormayı, yalnızca kendi işini değil, ortak işi de görmeyi öğreniyor. Daha az bulaşık çıkarmak için herkes kendi bardağını takip ediyor. Yemekler sadeleşiyor, alışveriş listesi kısalıyor. “Belki lazım olur,” yerine “Gerçekten neye ihtiyacımız var?” diye düşünülüyor.
Ortak buzdolabını kullanmak bile başlı başına bir eğitim. Yiyecekleri düzenli yerleştirmek, başkasının alanına taşmamak, aldıklarımızı bozulmadan tüketmek… Bunların hepsi çocuğun gelecekteki okul gezilerinde, yurt ve üniversite hayatında, arkadaşlarıyla paylaşacağı evlerde ihtiyaç duyacağı ortak yaşam becerilerinin küçük provaları. Belki bugün yalnızca bir yoğurt kabını doğru rafa yerleştiriyor ama aslında başkasının alanına saygı duymayı öğreniyor.
Kamp hayatının çocuklara kazandırdığı bir başka önemli beceri de problem çözme yeteneği. Çünkü doğada her şey evdeki kadar öngörülebilir ilerlemiyor. İpin nasıl bağlanacağını, ıslanan havlunun nereye asılacağını, kumlanan eşyaların nasıl temizleneceğini ya da bozulan bir oyunun başka hangi kurallarla sürdürülebileceğini yaşayarak öğreniyor. Küçük gibi görünen bu deneyimler, çocuğun günlük yaşamda karşılaştığı sorunlar karşısında daha sakin ve çözüm odaklı davranmasına yardımcı oluyor.
Kampta çocuk, kendi güvenliğine dikkat etmeyi de öğreniyor. Güneşin altında ne kadar kalabileceğini, ne zaman su içmesi gerektiğini, denizde hangi sınırların dışına çıkmaması gerektiğini, rüzgarlı havada hangi eşyanın uçabileceğini, çadırların iplerine takılmamayı ve karanlıkta yürürken neden fener taşıması gerektiğini zamanla fark ediyor. Elbette yetişkin gözetimi devam ediyor; ancak çocuk yalnızca sürekli uyarılan kişi olmaktan çıkıp kendi bedenini ve çevresini takip etmeye başlıyor.
Bir başka kazanım ise sabretmek ve beklemek. Evde bir düğmeye basarak ulaştığımız pek çok şey kampta biraz zaman ve emek istiyor. Duş sırası bekleniyor, yemek hazırlanıyor, su taşınıyor, güneşte ıslak eşyaların kuruması bekleniyor. Çocuk her isteğinin o anda gerçekleşmeyebileceğini görüyor. Bu bekleyiş, ona hayatın her zaman kendi hızında ilerlemeyeceğini; bazen sıraya, bazen zamana, bazen de başkalarının ihtiyacına saygı göstermesi gerektiğini öğretiyor.
Doğal ortamda geçirilen uzun zaman, çocuğun gözlem gücünü de artırıyor. Rüzgarın yönündeki değişimi, denizin sabah ve akşam saatlerindeki farklılığını, gölgelerin uzamasını, karıncaların taşıdığı yiyecekleri, kuşların seslerini ve geceleri gökyüzünde beliren yıldızları, ayı fark etmeye başlıyor. Takvimden ve saatten önce doğanın ritmini tanıyor.
Doğayla bu kadar iç içe olmak, çevreye karşı sorumluluğu da teorik bir bilgiden çıkarıp günlük davranışa dönüştürüyor. Doğayı sevmenin yalnızca güzel manzaralara bakmak değil, orada mümkün olduğunca az iz bırakarak bulunmak olduğunu kavrıyor.
Çadır kampında dolaplar dolusu kıyafete de ihtiyaç yok. Birkaç rahat parça, mayo, havlu, terlik… Hepsi bu kadar. Az eşyanın karar verme yükünü de azalttığını fark ediyorsunuz. Sabah “Ne giysem?” telaşı olmadan güne başlıyor, odanın toplanmasını ya da kusursuz görünmeyi düşünmeden sahile gidiyorsunuz. Eşyaya ayırdığınız zaman azalınca kendinize ve sevdiklerinize, hobilerinize ayırdığınız zaman artıyor.
Ve tabi ki otelde geçirilebilecek üç-dört günlük bütçeyle kampta çok daha uzun süre tatil yapabilmek mümkün. Bu hem ekonomik bir avantaj hem de yavaşlamaya fırsat veren bir zaman zenginliği. İlk gün yerleşip çevreyi tanırken, sonraki günlerde oraya ait hissetmeye başlıyorsunuz.
Bu yıl kamp çantasına eklediğimiz şeylerden biri de “Kamp Kitabı” oldu. İsimsiz bir maceracının kayıp notlarından yola çıkan ve Teddy Keen tarafından hazırlanan kitap, kamp yapmanın yalnızca çadır kurmak ve uyku tulumunda uyumaktan ibaret olmadığını çocuklara oldukça merak uyandırıcı bir dille gösteriyor. Kitabın üzerinde durduğu temel düşünce, doğayla mücadele etmek değil, doğayla uyum içinde yaşamak. Çocuklarla birlikte incelendiğinde de ailece uzun sohbetlere ve yeni keşiflere kapı aralayabiliyor. Kamp yapmayı düşünen, çocuğunun doğaya merakını artırmak isteyen ya da henüz kampa gidemese bile ona keşif duygusunu yaşatmayı arzulayan ailelere gönül rahatlığıyla önerebilirim.
Bu ara ben hala tozu sevmiyorum. Ortak duş ve tuvalet kullanmayı çok sevdiğim de söylenemez. Rüzgar çıktığında uçuşan şeyleri kovalamak ve toza bulanan her şeyi silmek de tatilin en romantik anı değil. Ama artık biliyorum ki kampı güzel yapan şey kusursuz olması değil. Bizi biraz sadeleştirmesi, birbirimize yaklaştırması ve çocuklara anlatarak değil, birlikte yaşayarak öğretebildiğimiz bir hayat sunması, dinginliği…
Bu yazıyı çadır kampını herkese sevdirmek ya da “Mutlaka siz de yapmalısınız,” demek için yazmadım. Ben yalnızca yıllarca uzaktan bakıp “Asla yapamam,” dediğim bir hayatın bize neler kazandırdığını paylaşmak istedim. Kampın yalnızca nerede uyuduğumuzla değil, birlikte nasıl yaşadığımızla ilgili olduğunu anlatabilmek meselesi…
Sevgiyle kalın…
Ebru MUTLU ÖZDAMAR
Okul Öncesi Eğitimcisi